skip to main |
skip to sidebar
60'ların sonu. Louisiana'dayız o zamanlar. Arada deltaya kayıp Delta Blues filan da dinliyoruz ama asıl amaç Kreollere ve Jazz'a takılmak. Cyphre da oradaydı. O da çok iyi hatırlar. Bi akşamüstü Missisippi'nin kıyısına oturmuş bi yandan içip diğer yandan laflıyorduk. Cyphre'ın elinde banjo vardı, bilmediği halde çalıyormuş gibi yapıp kafamızın içine ediyordu. İki tane de kreol arkadaş edindiydik kendimize, onlar da yanımızdaydı. Biri kurutulmuş etlerden saçma sapan acılı bişey yapmaya çalışıyordu, diğeri elindeki ağaç dalını yontup bi tür çalgıya çeviriyordu. Dalmışım bi ara. Kim bu herifler, benim burada ne işim var, bu kreoller ne demeye bu kadar yetenekli, bizim oralarda niye hiç bunlardan yok gibi sorular kurcalıyordu beynimi. Hayattan bezmiş bi haldeydik hepimiz. Belli ki bi beklentimiz de yoktu geri kalan kısmından. Güneş batıyordu. Şu eski kovboy filmlerindeki garip hava sardı etrafı. Hani az sonra savaş çıkacak ama adamlar mutlu mesut takılıyorlar. Bizim için de farklı olmadı aslında. Missisippi'nin ortasında bi vapur belirdi, yandan çarklı olanlardan. Bi müzik vardı vapurdan gelen ama uzakta olduğu için pek seçilmiyordu. Cyphre kendiliğinden bıraktı banjo'yu. O da takılmıştı müziğe. Yandan çarklı yaklaştıkça biz de bi garip oluyoduk. Kreol dostlara dönüp baktım. Et pişiren gülümsüyordu. "Şaane çalıyolar di mi" dedi. Benim bu "şaane" lafı da oradan kalmadır bu arada. "Hee" dedim. "Kim ki bunlar" dedi Cyphre. Cevap gelmedi. Hakkaten şaane bişey çalıyodu herifler. Et pişiren yanıma geldi ve konuştu. "bizim oralardan değil bu herifler ama şaane çalıyolar işte. Dave var başlarında... Brubeck. Aha o garip garip gelen bariton saksofon sesi Gerry'nin marifeti.. Gerry Mulligan. Hee bi de bu parçanın asıl sahibi var ki o da alto saksofon çalıyo, Paul Desmond" dedi. Biz Cyphre'la acayip takılmıştık müziğe. Bi de sanki saatlerce çaldılar aynı parçayı gibi geldi. Meğer parça uzunmuş. Böyledir işte bu eski hikaye. O zamandan sonra hep dinledik biz bu parçayı. Bi ara Constantine filminde de kullandıydılar. Tam da o filme uyacak parçaydı ama yanlış yerde kullanmışlar. Cehennem sahnelerinden birine koyacakları ki tadı çıksın. Aksiyon içinde "Take Five". Teheeeyyy. Bu parçayı duymayan kalmamıştır alemde. Bilmiyorum diyenler de yalancıdır, kesin kulaklarına çalınmıştır. Bu albümün gene en şaane parçasıdır. Gerçi bu da kötü bişey işte. Take Five o kadar şaane ki geri kalanlar hep gölgede kalıyor. Bu parçayı albüme tek olarak koymak lazım. Zira Unfinished Woman, Rotterdam Blues ve şaane yorumlanmış Sweet Georgia Brown'a yazık oluyor. Efenim bunca laftan sonra az da bilgi verelim albümle ilgili. 68-72 arasında Brubeck, Mulligan, Dawson ve Six zaten Dave Brubeck Quartet adıyla çalmaktadırlar. 72 yılında Desmond gelir ve birlikte kaydederler bu albümü. Ben başlığa quintet yazdım ama aslında tam da belli değil. Bi dolu isimle anılıyor bu albüm. Son cümle olarak albümün tamamen canlı kayıtlardan oluştuğunu belirtelim.
DAVE BRUBECK QUINTET
Dave Brubeck / Piyano
Gerry Mulligan / Bariton Saksofon
Paul Desmond / Alto Saksofon
Jack Six / Bass
Alan Dawson / Davul
WE'RE ALL TOGETHER AGAIN FOR THE FIRST TIME
1 - Truth (10:29)
2 - Unfinished Woman (7:25)
3 - Koto Song (5:10)
4 - Take Five (16:07)
5 - Rotterdam Blues (6:51)
6 - Sweet Georgia Brown (1:12)
Yıl 2006. Before Sunset filmini izliyorum depresif bir tripteyken. Bla bla bla… Filmin sonuna geliyorum. Nina Simone diye arıza bi karının adı geçiyor. Filme şahane bir nokta koyulmasına önayak olan bu ismi araştırıyorum ediyorum. Üç beş şarkısına bakayım derken Sinnerman şarkısına denk geliyorum. Teheeey geliş o geliş. Başka şarkısını dinlemiyorum o şarkıyı duyduktan sonra. Hatunun sesine mi hasta olayım, piyanosuna mı, yoksa triplerine mi karar veremiyorum. Derken kaynayıp gidiyor şarkı. Lakin geçen gecelerden birinde Musicovery’de duymamdan itibaren tekrar hatırlar oldum şarkıyı. Hatırlamışken de paylaşmak lazım.
65 tarihli albüm içinde pek çok öğe barındıran bir albüm. Folk, soul jazz, çok hafif de blues karışımı bir şey. Lakin buruk bir soul daha hakim diyebiliriz. Kısaca tam bir Simone albümü... Çöküntü bir havanın üstüne serpilmiş küçük mutluluklardan oluşuyor şarkılar adeta. Hafif neşeli başlayarak, sonlara doğru da adam öldüren bir moda giriyor. Özellikle Strange Fruit şarkısı. Goethe’nin Werther’i varsa, Simone’un da aha bu şarkısı vardır diyebiliriz. Mod siken acayip bir şarkı… Gayet dingin ve soul piyanolara yeri gelince eşlik eden blues esintili mızıka ve üstünden sesiyle bunları boyayarak geçen Simone’un harika sesi, şarkıları istediği yere çekebilecek kadar üstün kalitede. Sadece ses tonuyla şarkıların modunu yerin dibine de götürebiliyor, tozpembe diyarlara da çıkarabiliyor.
Yine de bundan daha iyi albümleri var ablamızın. Ama bu albümü önemli kılan şüphesiz Sinnerman ve Strange Fruit şarkıları. Sırf bu yüzden de özel ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. İlerleyen günlerde farklı albümlerini de paylaşacağım. Tabi üşenmezsem…
Not: Son olarak da demin AllMusic sitesinde denk geldiğim hoş bir cümleyi aktarmak istiyorum albümün ismiyle alakalı olarak.
“If this is blues, it's blues in the Billie Holiday sense, not the Muddy Waters one.”
NINA SIMONE QUINTET
Lyle Atkinson / Bass
Bobby Hamilton / Davul
Al Shackman / Gitar, Mızıka
Nina Simone / Piyano, Vokal
Rudy Stevenson / Flüt, Gitar
PASTEL BLUES
1 - Be My Husband (3:20)
2 - Nobody Knows You When You're Down and Out (2:38)
3 - End of the Line(2:54)
4 - Trouble in Mind (2:40)
5 - Tell Me More and More and Then Some (3:08)
6 - Chilly Winds Don't Blow (4:01)
7 - Ain't No Use (3:00)
8 - Strange Fruit (3:29)
9 - Sinnerman (10:19)
Eveeet, yeni bir blogla daha karşınızdayız sayın seyirciler. Demir Kelebek ahalisi olarak toplamda 10 küsür blog’u bulmuş durumdayız. Amma velakin çoğu blog hala boş boş duruyor. Teker teker yazmaya başlayınca dolacak illa ki, GentleOctopus da böyle bomboştu, sonra baktık ki dolmuş. Neyse. Gentleoctopus Records olarak rock müzikten çok para kazandık, onun için de şimdi Jazz ve 80 sonrası albümleri pazarlamaya yöneldik. (80 sonrası stüdyomuz için Bkz: http://battlestarkelektika.blogspot.com ). Jazz olarak da bu stüdyoyu kullanıcaz.
Böyle şahane binalar, bol bol evin bi arada durduğu siteler, ne bileyim alışveriş merkezleri, kültür-sanat binaları falan açılırken çok şahane insanlar çağırılır ya (ne kadar şahane, o çoğu zaman tartışılır) kurdele kesmek adına. Hee. Bizde stüdyoyu açması için Sonny Rollins’i çağırdık. Tabi baba bizi kırmayarak, centilmence reddetti. Gelmedi ama sonuçta kırılmadık. Neden? Çünkü onun yerine dedi ki; “Üstadım, ben gelemiyorum. Malum, işler falan. Onun yerine ben size bizzat birazdan imzalayacağım Saxophone Colossus albümümü yolluyorum. İnceleyin, tanıtın, tanıştırın, eğlenin.” E tabi bizim de gecemiz renklendi. Kırılmadık.
Şu an elimde tutuyor olduğum mavi mi mavi, cool mu cool, imzalı mı imzalı albüme doya doya baktıktan sonra albümü tanıtmaya başlasak iyi ederiz.
Mainstream Jazz’ın Hard Bop dalına imza atan bu Rollins albümü, pek çokları tarafından hem türünün hem de Rollins’in en iyileri arasında gösterilen, Rollins’in tenör saksafonla neler yapabileceğini ciddi bir biçimde gösterdiği, stilini iyice oturtmaya başladığı ve favori davulcusu Max Roach’la ortamın ağzına nasıl sıçılır onu gösteren bir albüm.
Albüm 5 şarkıdan oluşmakta. İlk parça St. Thomas, bir Karayip mitinden esinlenilmiş öğrendiğim kadarıyla, albüme gayet hoş bir giriş yapıyor. Max Roach’un on numara diyebileceğimiz ritmik vuruşlarına güzel bir öninceleme diyebiliriz bu şarkı için. Klasikleşmiş bir hard bop şarkısı denilebilir kısaca.
İkinci şarkı olan You Don’t Know What Love Is albümün ballad’ı. Ki normalde de öyleymiş. Rollins’in yorumunu, insanı kendinden geçirmeye yetecek güzellikteki dingin doğaçlarıyla, ağzınız açık dinliyorsunuz. Saksafonun yanı sıra piyanonun saksafona, arka plandan eşlik edişi ve kapanıştaki solosu şarkıyı iyice dinginleştiriyor. Kendinizi şahane bir jazz bar’da, yoğun duman altında, içkinizi yudumlayıp grubun çalışını hayal ederken bulabiliyorsunuz.
Strode Rode, ikinci şarkıdan sonra biraz hızlı kaçıyor ama bu sefer de yapılan swingler ve bass – saksafon düetleri şarkıya alışmanızı hızlandırıyor. Rollins’in ana ritmi unutmadan araya sıkıştırıp sıkıştırıp geri çektiği doğaçlar ise insanın ağzına sıçan türden. Bir mühim tarafı da Flanagan’ın şarkının ortalarına doğru attırdığı şahane piyanosu, Roach’un Flanagan’a müthiş eşliği ve sonrasında attığı harikulade davul solo.
Moritat’da ise albüme kusursuz bir şekilde eşlik eden bass’cı Doug Watkins’in ilk kendi başına doğaçlamasını yakalama şansımız oluyor. “Arka planların adamıyım ama ön plana çıkarsam da ağzınıza sıçarım” dercesine güzellikteki çıkışı, zaten yeterince güzel olan şarkıyı daha da güzelleştiriyor.
Blue 7 ise albümün en uzun parçası. 11 küsür dakika sürmekte. Demin tek yakalayıp bayıldığımız bass’ı bu sefer şarkıya şahane bir açılış yaparken yakalıyoruz. Ardından ortama usulca akan Rollins, hafiften kürek çekmeye başlıyor. Şarkı da Rollins eşliğinde yavaşça süzülmeye başlıyor. Sonralarında gelen piyano, davul, arada yapılan swingler derken Rollins’in ikinci solosuna geliyoruz. Bir öncekine göre daha hızlı ve daha teknik bir solo bu. Ve parçayı o kadar güzel ve tam yerinde yükseltip alçaltıyor ki “baba sen naapıyon baba?!” diye triplere girebiliyorsunuz resmen. Sonrasında bir süre bass ve davul kaptırıyorlar ve sonrasında albüme kapanışını yapacak olan üçüncü solo geliyor ve kayık usulca kıyıya yanaşıyor.
Pek çoklarının da dediği üzere, Rollins’in en iyilerinden birisi olan bu albümle de stüdyomuzun kurdelesini kesiyor, en kısa zamanda da stüdyoda çalışacak arkadaşları aramıza bekliyoruz.
SONNY ROLLINS QUARTET
Sonny Rollins / Tenör Saksafon
Tommy Flanagan / Piyano
Doug Watkins / Bass
Max Roach / Davul
SAXOPHONE COLOSSUS
1 - St. Thomas (6:49)
2 - You Don't Know What Love Is (6:31)
3 - Strode Rode (5:17)
4 - Moritat (10:06)
5 - Blue Seven (11:18)